JeanÉtienne Liotard, Woman in Turkish Dress, Seated on a Sofa, 1752. İsviçreli ressam Jean-Étienne Liotard, 18.yy’da görülen Türk modasının (Turquerie) resim sanatındaki en önemli temsilcilerinden biridir. 1738’de İzmir ve İstanbul’a ezopuneserleri ve yaptığı çalışmalar - Mynet Cevaplar Görüşleriniz başkaları için çok değerli AdanaUlu Cami’nden çalınan çini karolar ve Konya’ya ait 11-13.yy ait olduğu belirtilen çini pano Lahey Büyükelçiliği kanalıyla ait olduğu topraklara döndü. Lahey Büyükelçiliğimizce yapılan işlemlerin ardından 9 Haziran 2021 tarihinde diplomatik kargo olarak Türk Hava Yolları aracılığıyla Ankara’ya MaşrapanınSaint Petersburg Ermitaj Müzesi'ndeki 15.yüzyıl Burgon-Fransız yapımı benzerinde, 17.yüzyılda Alman kuyumcuların yaptığı mücevher ve altın ilaveler görülür. (resim 7). Türk ve Balkan dünyasında Ortaçağ'dan beri bilinen deri mataraların formunda yapılmış mücevherli matara neceften oyulmuştur. 1552de yapılan İtalyanca çeviriyi esas alan Sir Thomas North 1580 yılında eseri İngilizce'ye çevirdi. Bu versiyon, 1556 yılında da Fransızca'ya çevrildi.30 . Latince'ye Nazim Olarak Çevrilişi . Ortada 13. yüzyılda İbnü'l-Mukaffa'nın Kelile ve Dimne'sinden çevrildiği kabuledilen Latince manzum bir eser vardır. IVxy. UNESCO, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’dür ve 1946 yılında kurulmuştur. Görevi örgüte üye olan ülkelerde eğitim, bilim ve kültür alanında çalışmalar yürütmektedir. Bu çalışmalar içerisinden bizim en çok duyduğumuz ülkemizde de 2014 yılı itibariyle artık 13 adet olan tarihi mirasları koruma altına alma faaliyetidir. Zaman zaman duyduğumuz gibi maalesef ülkemizdeki tarihi eserler, gelecek yıllarda yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. En önemlisi de kültürel ve doğal mirasa yönelik tahribatın sadece doğal bozulmadan kaynaklanmayıp, değişen sosyal ve ekonomik koşullar ile daha da tehlikeli boyutlara ulaşıyor olmasıdır. Tarihi değerlerimizi, yok olma riski altında olma nedenlerini ve 2014 yılında eklenen 2 yeni tarihi mirasımızı inceleyelim. 1. İstanbul’un Tarihi Alanları 1985 7. kurulan İstanbul’un, kuzeyde Haliç, doğuda İstanbul Boğazı ve güneyde Marmara Denizi ile çevrili kısmı günümüzde “Tarihi Yarımada” olarak anılmaktadır. Yüzyıllarca farklı kültürlere, uygarlıklara ve imparatorluklara başkentlik yapmış eski bir şehir dokusuna sahip olması sebebiyle UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil edilmiştir. Tarihi Yarımada UNESCO Dünya Miras Listesi’ne 4 ana bölüm olarak dahil edilmiştir. Bunlar, Hipodrom, Ayasofya, Aya İrini, Küçük Ayasofya Camisi ve Topkapı Sarayı’nı içine alan Arkeolojik Park, Süleymaniye Camisi ve çevresini içine alan Süleymaniye Koruma Alanı, Zeyrek Camisi ve çevresini içine alan Zeyrek Koruma Alanı ve Tarihi Surlar Koruma Alanı’nıdır. Kaçak inşaatlar, uygulanamayan koruma projeleri, bayındırlık kapsamındaki tarihe ve kültüre saygı duymayan girişimler, trafik ve kirlilik yüzyıllardır sadece boğazın değil bağladığı kıtaların da incisi olan yarımadayı tehdit etmektedir. 2. Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası Sivas 1985 Divriği ve civarında en erken yerleşim Hititler Dönemi’ne kadar uzanmaktadır. Yöre, Mengücekoğullarının yönetimi altında olduğu dönemde Ahmet Şah ve eşi Turan Melek tarafından cami ile birlikte yaptırılmıştır. İslam mimarisinin bu başyapıtı iki kubbeli türbeye sahip bir cami ve ona bitişik bir hastaneden oluşmaktadır. Yapılar, mimari özellikleri ile özgün bir başyapıt oluşunun yanı sıra, sergilediği zengin Anadolu geleneksel taş işçiliği örnekleri sebebiyle UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil edilmiştir. Yıllar boyunca önemli bir güvenlik önlemi alınmaması sebebiyle avize, şamdan, halı gibi taşınabilir parçaları birer birer çalınmıştır. Çatlak onarımı gibi bazı ufak tadilat işlemleri yapılmıştır, ancak kalıcı ve kapsamlı bir proje ile müdahale edilmemiştir. 3. Göreme Milli Parkı ve Kapadokya Nevşehir 1985 Kuzeyde Kızılırmak, doğuda Yeşilhisar, güneyde Hasan ve Melendiz Dağları, batıda Aksaray ve kuzeybatıda Kırşehir ile sınırlanan Kapadokya bölgesi Kalkolitik Dönemden beri devamlı yerleşim alanı olmuştur. Alanın en önemli özelliği, Erciyes Dağı ve Hasan Dağı tüflerinin, rüzgar ve su aşındırması sonucunda oluşan olağanüstü kaya şekilleri ve kışın ılık, yazın serin olan ve bu nedenle her mevsim için uygun iç iklim koşulları taşıyan kayaya oyma mekanlardır. Göreme, özellikle 7-13. yüzyıllar arasında baskılardan kaçan Hıristiyanların yerleşmesiyle Hristiyanlığın önemli bir merkezi haline gelmiştir. UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan alanlar içinde, Göreme Milli Parkı, Derinkuyu ve Kaymaklı Yeraltı Şehirleri, Karain Güvercinlikleri, Karlık Kilisesi, Yeşilöz Theodoro Kilisesi ve Soğanlı Arkeolojik Alanı yer almaktadır. 4. Hattuşaş Boğazköy – Hitit Başkenti Çorum 1986 Hattuşaş Çorum, Boğazköy, Hitit İmparatorluğunun başkenti olarak Anadolu’da yüzyıllar boyu çok önemli bir merkez olmuştur. 1700’lerde Kuşşara şehrinin kralı Anitta tarafından alınan Hattuşaş, yine Anitta tarafından yıkılmıştır. Yazılı kayıtlarda Anitta ilk Hitit kralıdır. Yaklaşık yüzyıl kadar sonra şehir, I. Hattuşili tarafından tekrar kurularak 400 yıldan uzun bir süre hüküm sürecek olan bir uygarlığın başkenti haline getirilmiştir. Yapılan kazılarda 5 farklı kültür katmanı ortaya çıkmıştır. Bu katmanlarda Hatti, Asur, Hitit, Frig, Galat, Roma ve Bizans dönemlerine ait kalıntılar bulunmuştur. Günümüzde görülebilen ve büyük çoğunluğu Büyük Kral IV. Tudhaliya dönemine ait olan kalıntılar arasında tapınaklar, kraliyet konutları ve surlar bulunmaktadır. Hitit uygarlığının başkenti olması sebebiyle UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil edilmiştir. 5. Nemrut Dağı Adıyaman 1987 Adıyaman’ın Kahta İlçesi’nde 2150 metre yüksekliğindeki Nemrut Dağı yamaçlarında hükümdarlık yapmış olan Kommagene Kralı I. Antiochos’un tanrılara ve atalarına minnettarlığını göstermek için yaptırdığı mezarı, anıtsal heykelleri ve benzersiz manzarası ile Helenistik Dönemin en görkemli kalıntılarından birisidir. Anıtsal heykeller doğu, batı ve kuzey teraslarına yayılmıştır. Doğu terası kutsal merkezdir ve bu nedenle en önemli heykel ve mimari kalıntılar burada bulunmaktadır. Yunan ve Pers kültürüne ait eşi bulunmaz heykellerdir. İnsanoğlunun kültürel – tarihsel sürecine ve yaratıcığılına tanıklık eden özgün bir başyapıt niteliğinde olması sebebiyle UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil edilmiştir. Doğa şartlarına iki bin yıldır dayanan 8-10 meterlik heykellerde artık çatlaklar ve ayrılmalar oluşmaya başlamıştır. 6. Xanthos-Letoon Antalya – Muğla 1988 Fethiye’ye 46 km. uzaklıkta, Kınık köyü yakınlarında bulunan Xanthos, Antik Çağda Likya’nın en büyük idari merkezi idi. 545’te Perslerin egemenliğine girene kadar bağımsız olan kent, bundan yaklaşık olarak yüzyıl kadar sonra tamamıyla yanmıştır. Bu yangından sonra şehir tekrar inşa edilmiş, hatta II. Likya Birliğinin başkenti olma görevini üstlenmiştir. Xanthos’a 4 km. uzaklıkta bulunan Letoon, Antik Çağda Likya’nın dini merkezi konumundaydı. Bu kutsal alanda Leto, Apollon ve Artemis tapınakları ile birlikte, bir manastır, bir çeşme ve Roma Tiyatrosu kalıntıları bulunmaktadır. Artemis ve Apollo’nun annesi Leto’ya adanmış olan en büyük tapınak, batıda bulunan ve peripteros tarzında yapılmış Leto Tapınağıdır ve m’ye m. büyüklüğündedir. Yerleşen her uygarlığın inşa ettirdiği yapılarda Likya gelenekleri, Helenistik ve Roma dönemi etkilerini göstermesi sebebiyle bu merkezler 1988 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alınmıştır. 7. Pamukkale-Hierapolis Denizli 1988 Çaldağı’nın güney eteklerinden gelen kalsiyum oksit içeren suların oluşturduğu görkemli beyaz travertenler ve geç Helenistik ve erken Hıristiyanlık dönemlerine ait kalıntılar içeren Hierapolis arkeolojik kenti, antik çağlardan bugüne kadar ulaşan en çarpıcı merkezlerden biridir. Denizli’ye 2 km. uzaklıkta bulunan bu alan, ayrıca çok çeşitli rahatsızlıklara iyi geldiğine inanılan şifalı suları ile de ünlüdür. Antik kentin II. yüzyılda Bergama krallarından II. Eumenes tarafından kurulduğu, adını ise Bergama’nın kurucusu Telephos’un eşi Heira’dan aldığı sanılmaktadır. Eski kaynaklara göre metal ve taş işlemeciliği, dokuma kumaşları ile ünlü olan kent, Büyük Konstantin döneminde Frigya bölgesinin başkentliğini yapmış, Bizans döneminde Piskoposluk merkezi olmuştur. Olağanüstü nitelikte ve güzellikteki doğal oluşumu ve kültürel-tarihsel açıdan son derece önemli ve özgün nitelikler içeren bir arkeolojik dokuya sahip olması sebebiyle alan UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer almaktadır. 8. Safranbolu Şehri Karabük 1994 Karadeniz kıyılarını, Batı, Kuzey ve Orta Anadolu’ya bağlayan yol üzerinde yer alan tarihi Safranbolu Şehri, coğrafi konumu nedeniyle çok eski devirlerden beri yerleşim görmektedir. 14. başlarından bu yana Türklerin hakimiyetinde olan Safranbolu, özellikle 18. yüzyılda Asya ve Avrupa arasındaki ticaretin önemli bir merkezi olmuştur. Türk kentsel tarihinin bozulmamış bir örneği olan bu şehir, geleneksel şehir dokusu, ahşap yığma evleri ve anıtsal yapılarıyla bütünü sit ilan edilmiş ender kentlerden biridir. İnsanoğlunun kültürel – tarihsel sürecine ve yaratıcılığına tanıklık eden özgün bir başyapıt niteliğinde olması sebebiyle UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil edilmiştir. 9. Truva Antik Kenti Çanakkale 1988 Truva, dünyadaki en ünlü antik kentlerden birisidir. Truva’da görülen 9 katman, kesintisiz olarak 3000 yıldan fazla bir zamanı göstermekte ve Anadolu, Ege ve Balkanların buluştuğu bu benzersiz coğrafyada yerleşmiş olan uygarlıkları izlememizi sağlamaktadır. Truva’daki en erken yerleşim katı 3000-2500 ile erken Bronz Çağı’na tarihlenmektedir, daha sonra sürekli yerleşim gören Truva katmanları 85 – 8. yüzyıla tarihlenen Roma Dönemi ile sona ermektedir. Truva, bulunduğu coğrafi konum nedeniyle burada hüküm süren uygarlıkların diğer bölgelerle ticari ve kültürel bağlantıları açısından daima çok önemli bir rol üstlenmiştir. Homeros tarafından yazılan İlyada destanında tasvir edilen Truva ile kazı bulguları arasında şaşırtıcı benzerlikler bulunmuştur. Bu durum Truva savaşlarının gerçekten yaşandığına dair bir ispat olmuştur. 10. Edirne Selimiye Camii ve Külliyesi Edirne 2011 İstanbul’un fethinden önce Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olan Edirne’nin en önemli anıtsal eseri olan ve şehrin siluetini taçlandıran Selimiye Camii ve Külliyesi, 16. yy.’da Sultan II. Selim adına yaptırılmıştır. Teknik mükemmelliği, boyutları ve estetik değerleriyle döneminin ve sonraki zamanların en muhteşem eseri olan Camii ve Külliye, Osmanlı mimarlarından en önemlisi Sinan’ın Ustalık Dönemi eseri, mimarlık sanatının en görkemli örneklerinden biri ve insanın yaratıcı dehasının bir başyapıtı olarak kabul edilmesi sebebiyle UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil edilmiştir. İnce ve zarif 4 minareye sahip büyük kubbesiyle görkemli Camii, iç tasarımında kullanılan ve döneminin en iyi örnekleri olan taş, mermer, ahşap, sedef ve özellikle çini motifleri ve ince işçilikleri ile kubbe ve kemerlerindeki kalem işleri, mermer döşemeli avlusu ve yapıyla bağlantılı el yazması kütüphanesi, eğitim kurumları, dış avlusu ve arastası ile bir sanat türünün zirvesini temsil etmektedir. 11. Çatalhöyük Neolitik Kenti Konya 2012 İnsanlığın gelişiminde önemli bir evre olan yerleşik toplumsal hayata geçişle birlikte, tarımın başlangıcı ve avcılık gibi önemli sosyal değişim ve gelişmelere tanıklık eden Çatalhöyük Neolitik Kenti, Güney Anadolu Platosu’nda yaklaşık 14 bir alan üzerinde yer almaktadır. İki höyükten oluşan Çatalhöyük Neolitik Kenti’nin daha uzun olan Doğu Höyüğü, 7400 ve 6200 yılları arasına tarihlenen 18 Neolitik yerleşim katmanından oluşmaktadır. Söz konusu katmanlarda, yerleşik hayata geçişi ve sosyal örgütlenmeyi simgeleyen duvar resimleri, heykeller, rölyefler ve diğer sanatsal öğeler yer almaktadır. Bu özellikleriyle Çatalhöyük, aynı coğrafyada 2000 yıldan fazla bir süredir var olan köylerden kentsel hayata geçişin de önemli bir kanıtıdır. Çatalhöyük’teki içlerine çatılardan girilen birbirine bitişik evler ile sokağı olmayan yerleşim farklı bir özellik sergilemektedir. Ortadoğu ve Anadolu’da diğer Neolitik alanlar bulunmuş olmasına rağmen, Çatalhöyük Neolitik Kenti, yaşayan toplumun yoğunluğu, kalıntıların boyutu, güçlü sanatsal ve kültürel gelenekler ve zaman içindeki sürekliliğin benzersiz bileşimi ile olağanüstü evrensel değer taşımaktadır. Bu sebeple UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil edilmiştir. 12. Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzaj Alanı İzmir 2014 Helenistik, Roma, Doğu Roma ve Osmanlı Dönemlerine ait katmanları içerisinde barındıran Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzaj Alanı, Kibele Kutsal Alanı, Pergamon çok katmanlı kent, Tavşan Tepe, İlyas Tepe, Yığma Tepe, İkili, X Tepe, A Tepe ve Maltepe Tümülüsleri olmak üzere dokuz bileşenden oluşmaktadır. Kale Dağı’nın tepesindeki antik Pergamon yerleşimi anıtsal mimarisiyle Helenistik dönem şehir planlamacılığının en iyi örneğini temsil etmektedir. Athena Tapınağı, Trajan Tapınağı, Helenistik dönemin en dik tiyatro yapısı, kütüphane, Dionysos Tapınağı, Zeus Sunağı, Heroon, agora ve gymnasion yapıları bu planlama sisteminin ve dönem mimarisinin en seçkin örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Helenistik Bergama Krallığının başkenti olan kent, önemli bir eğitim merkeziydi. Daha sonra Roma İmparatorluğu’nun Asya Eyaleti başkenti olan Bergama, döneminin en önemli sağlık merkezlerinden Asklepion’a ev sahipliği yapmıştır. Çevresindeki kültürel peyzaj ile birlikte Helenistik ve Roma Dönemlerine ait pek çok istisnai örneği içerisinde barındıran kent, özellikle Roma ve Doğu Roma dönemlerine ait katmanlar üzerinde yayılmış olan Osmanlı dönemi mimarisine ait pek çok cami, hamam, han ve ticari merkez ile de önemini korumuştur. Saydığımız bu özellikleri sebebiyle Kültürel Peyzaj kategorisinde UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil edilmiştir. 13. Bursa ve Cumalıkızık Osmanlı İmparatorluğunun Doğuşu 2014 Dünya Miras Komitesinin 38. Dönem Toplantısında Kültürel kategoride Dünya Miras Listesine alınan “Bursa ve Cumalıkızık Osmanlı İmparatorluğunun Doğuşu” Dünya Miras alanı, Orhangazi Külliyesi ve çevresini içine alan Hanlar Bölgesi, Hüdavendigar I. Murad Külliyesi, Yıldırım I. Bayezid Külliyesi, Yeşil I. Mehmed Külliye, Muradiye II. Murad Külliyesi ve Cumalıkızık Köyü olmak üzere altı bileşenden oluşmaktadır. Osmanlı İmparatorluğunun ilk başkenti olarak kurulan ve külliyelerle şekillenen Bursa’nın tarih boyunca sahip olduğu önemli ticari rolü, kentteki büyük hanlar, bedesten ve çarşılarla ortaya konulmaktadır. Hanlar Bölgesi 14. yüzyıldan bu yana kent ekonomisinin kalbi olmuştur. Erken dönem Osmanlı kentine istisnai bir örnek olan Bursa’nın kentleşme modeli, daha sonra kurulan Osmanlı-Türk kentlerine örnek teşkil etmiştir. Cumalıkızık Köyü ve çevresindeki diğer vakıf köylerinin, payitaht Bursa’nın kent merkezindeki hanlar ve külliyelerle ekonomik ilişkileri, Osmanlı’nın bütün kurumlarıyla bir beylikten imparatorluk haline dönüşmesine önemli bir katkı sağlamıştır. Bursa ve Cumalıkızık bugün hala yaşayan ticari kültürü ve kente oldukça yakın kırsal yaşamın devamlılığı ile birlikte erken dönem Osmanlı yaşam şekli ve vizyonuna iyi bir örnek teşkil etmektedir. Ünite 1 Karahanlı Türkçesiyle Yazılmış Eserler Karahan Türkçesi Eski Türk yazı dilinden gelişen Islâmî Orta Asya Türk yazı dilinin ilk evresi Karahanlı Türkçesi'dir. yüzyıllar arasında gelişen bu yazı dilinin merkezi Doğu Türkistan'da Kaşgar'dı. Orhon ve Uygur Türkçesinin devamı olan bu dönem Türkçesi için Hakaniye Türkçesi terimi de kullanılmaktadır. Orta Asya'daki bu yazı dilinin, Islami Dönem Doğu Türk edebiyatının başlangıç döneminin devamını ise Harezm-Altınorda Türkçesi XIII-XIV. yüzyıl ve Çağatay Türkçesi XIV-XVI. yüzyıl ile yazılmış eserler oluşturur. Karahanlıların hangi Türk boyundan çıktığı konusu tarihçiler arasında tartışma konusu olmuştur. Bu konuyla ilgili olarak kaynaklarda çeşitli teoriler ileri sürülmüştür. Bunların en önemlileri şunlardır Uygur teorisi, Türkmen teorisi, Yağma teorisi, Karluk teorisi, KarlukYağma teorisi, Çigil teorisi, T'u-chüe teorisi. Bu teorilerin en doğrusu kabul edilen Karluk teorisine göre Karahanlılar sülâlesi, T'u-chüe A-shi-na hanedanının bir kolu olan Karluk hanedanına dayanmaktadır. 840 yılında Uygur-Karluk birliğinin çökmesinden sonra kurulan Karahanlı devletinin kurucusu Bilge Kül Kadır Handır. Eski Türk yazı dilinden gelişen İslâmî Orta Asya Türk yazı dilinin ilk evresi, Karahanlı Türkçesiyle yazılmış eserlerin oluşturduğu 'Karahanlı Dönemidir. XIXIII. yüzyıllar arasında gelişen bu yazı dilinin merkezi Doğu Türkistan'da Kaşgar'dı. Orhon ve Uygur Türkçesinin devamı olan bu dönem Türkçesi için Hakaniye Türkçesi terimi de kullanılmaktadır. Eski Türkçe ve Orta Türkçenin hangi yüzyılları ve hangi dönem dillerini kapsadığı konusu bilim adamları tarafından farklı biçimlerde yorumlanmış ve dolayısıyla farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Eski Türkçe, Orhon Yazıtlarının dili olan Orhon Türkçesi ile başlar ve Eski Uygur Türkçesi ile devam eder. VI. ve X. yüzyılları kapsayan bu dönemden sonra gelen Karahanlı Türkçesi = Hakaniye Türkçesi kronolojik olarak XI. yüzyıl ile başlar. Karahanlı Türkçesi ile başlayan dönem ilk yapılan çalışmalarda Orta Türkçenin başlangıcı kabul edilmiştir. K. Gr0nbech ile 1936 yılında Der türkische Sprachbau çalışmasıyla başlayan Türk dilinin tarihsel dönemlendirilmesi şu biçimde değerlendirilmiştir Eski Türkçe Orhon, Uygur. Orta Türkçe Karahanlı Türkçesi, Çağatayca, Osmanlıca Metinler Yeni Türkçe Güney Türkçesi Osmanlı, Azeri, Türkmen, Batı Türkistan ağızları Özbek, Hive, Doğu Türkçesi Kaşgar, Kuça, Turfan, Kuzey Türkçesi Koybal, Al-tay, Abakan, Kıpçak Türkçesi Kırgız, Volga lehçeleri. Louis Ligeti'nin de bu konudaki görüşlerini içeren bir çalışması vardır. Ligeti tarafından şöyle bir sınıflandırma yapılmıştır Eski Türkçe VI-IX. yüzyıl Göktürkçe, Uygurca devri Orta Türkçe X-XV. yüzyıl Uygur yazı dilinin oluşumu, Çağatay yazı dili, Kıpçak ve Oğuz dil yadigarları Yeni Türkçe XVI. asırdan bugünkü Türkçenin kuruluşuna kadar. Bu konuda son yıllarda yapılan çalışmalar farklılıklar göstermektedir. Görüldüğü gibi birbirinden farklı yaklaşımlarla Karahanlı Türkçesi ya Eski Türkçe içinde değerlendirilmiş ya da Orta Türkçenin başlangıç dönemi kabul edilerek 11. yüzyılın başından itibaren tarihlendirilmiştir. Karahanlı Türkçesiyle Yazılmış Eserler Kutadgu Bilig Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hâcib tarafından yazılmıştır. Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig 'i Karahanlı sülalesinden Buğra Karahan Ebu Ali Hasan bin Süleyman Arslan Karahan adına hicri 462 1069-1070 yılında, onsekiz ay içinde yazmıştır Kutadgu Bilig 'mutluluk ve kutsallık veren bilim' demektir. Kut 'mübarek, mukaddes'; bilig ise, 'bilgi, bilim' anlamındadır. Kutad - 'mutlu, kutlu olmak' eylemine gelen -gu ortaç ekiyle kurulmuş kutadgu 'mutlu olma' demektir. Kitabın konusu, devlet idaresinin yollarını ve gidişini göstermektedir. Yusuf Has Hâcib eserini meydana getirirken gerek nazım örgüsü, gerekse epik üslup açısından Firdevsî'nin 1010 yılında tamamladığı Şehnâme’sinden etkilenmiş, O'nun Farsçada yaptığını Türkçede yapmak istemiştir. Yusuf Has Hacib bu eseriyle hem Türk hükümdarlık felsefesi ve devlet idaresinin hem de hikmet geleneklerinin Arap ve Fars gelenekleri ile karşılaştırılabilecek derecede başarılı olduğunu göstermek ve ispatlamak amacını gütmüştür. İlk islâmî eser olması dolayısıyla ilk müslüman filozoflar ve onların kaynağı olan Batılı düşünürlerden Eflatun ve Aristo'nun bu konuda yazdıkları, görüşleri ve felsefeleri Yusuf'a kaynak olmuştur. Yusuf Has Hâcib eserinde dört soyut kavramı kişileştirmiş ve bu kişilere de temsil ettikleri kavramlara göre şu adları vermiştir Kün Togdı hükümdar "gün doğdu,doğan güneş", adaleti temsil eder. Ay Toldı vezir "ay doldu, dolunay", baht, talih ve ikbali temsil eder. Ögdülmiş vezirin oğlu "övülmüş", akıl ve anlayışı temsil eder. Odgurmış vezirin kardeşi "uyanık", dünya işlerinin sonunu temsil eder. Eserin ilk yarısı bu karakterlerin ilk üçü arasındaki ilişkileri anlatır ve çoğunlukla İran edebiyatından kaynaklanan geleneksel "hükümdarlara ayna" temalarını ele alır. Eserin ikinci yarısı ise, daha çok muhalif karakter olan Odgurmış üzerinde yoğunlaşır ve sufilik ya da İslâm mistisizmine ilişkin dinî temaları içerir. Eserde bu dört ana karakterin dışında anlamlı adlar taşıyan üç kişi daha vardır Küsemiş Ay Toldı başkente geldiğinde ona yardım eden kişi, Ersig hükümdarın mabeyncisi ve Kumaru Odgurmış'un müridi'dir. Kutadgu Bilig 900 yıllık bir geçmişi olan İslâmî Türk edebiyatının ilk en büyük ürünüdür. Aruzun mütekarib feûlün feûlün feûlün fe'ûl vezniyle yazılan bu didaktik eser, 6645 beyittten oluşmaktadır. Eserin bütünü her beyitin kendi arasında kafiyeli olan mesnevi tarzında yazılmıştır, yalnızca eserin sonundaki üç bölüm gazel tarzında kafiyelenmiştir. Kutadgu Bilig'in üç yazma nüshası vardır Viyana Herat nüshası, Mısır nüshası ve Fergana nüshası. 1439'da Uygur harfleriyle kopyalanmış olan Herat nüshası bulunan ilk nüshadır. Osmanlı saraylarında Uygur hafleriyle ilgilenen yazıcılar bulunmuştur. Şeyhzade Abdürrezzak Bahşı da bunlardan biriydi, Kutadgu Bilig'in Herat nüshasını Tokat'tan Istanbul'a getirtmiştir ancak eser hakkında herhangi bir şey yapılmamıştır. Bu nüshayı Avusturyalı doğu bilgini Joseph von Hammer-Purgstall, 18. yüzyılın sonlarına doğru bir sahaftan satın alarak Viyana'ya götürüp Viyana Sarayı Kitaplığına vermiştir. Kutadgu Bilig'in Mısır nüshasının 1374'ten önceki bir tarihte Izzeddin Aydemir adına kopyalandığı düşünülmektedir. Arap harfleriyle yazılmış olan bu nüsha 5800 beyit, 1896'da Kahire'deki Hidiv Kütüphanesi müdürü Dr. Moritz tarafından bulunmuştur ve halen Kahire'deki Mısır Devlet Kütüphanesindedir. Kutadgu Bilig'in üçüncü nüshası olan Fergana nüshasının 14. yüzyılın ilk yarısında Harezm coğrafyasında kopyalandığı tahmin edilmektedir. Bu nüsha da Arap harflidir, 1914 yılında Fergana'da Zeki Velidi Togan tarafından bulunmuş ve bir yazıyla bilim dünyasına tanıtılmıştır. Dîvânu Lugati't-Türk Karahanlı döneminden bize kalan ikinci önemli eser ise, Türkçenin bilinen ilk sözlüğü olan ve Kaşgarlı Mahmud bin Hüseyin bin Muhammed tarafından yazılan Dîvânu Lugati't-Türk'tür asıl adı haza kitabu divani lugati't-turk. Eldeki bilgilere göre Kaşgar-lı Mahmud eserini 1072 yılında yazmaya başlamış 1077'de bitirmiştir. Ansiklopedik bir sözlük olan Dîvânu Lugati't-Türk , içerik olarak bize o dönemdeki Türk boyları, bu boyların kullandıkları Türkçe arasındaki farklılıkları ve en önemlisi de sözcükleri hakkında bilgi veren geniş bir sözlüktür. Türk Lehçeleri Divanı anlamını taşıyan DLT , eserin yazarının yaşadığı dönemdeki Türk toplulukları ve onların dili hakkında ses, biçim, anlam ve sözvarlığı konusunda bilgiler vermektedir. Eser hem Araplara Türkçe öğretmek hem de sözvarlığı, anlatım özelliği, külterel zenginlik açısından Türkçenin Arapçadan hiç de geri kalmayan bir dil olduğunu göstermek amacıyla meydana getirilmiştir. DLT'nin temel sözvarlığını Kaşgarlı'nın kendisinin de mensubu olduğu dönemin ve ülkesinin yazı dili olan Karahanlı Hakaniye Türkçesi, yazarın kendi tabiriyle "Türkçe"nin oluşturmasının yanı sıra Hakaniye Türkçesinin yayılma alanına yakın Çigil, Yagma, Karluk, Yemek, Oğuz, Bulgar, Suvar, Argu, Kençek, Basmıl boylarının dilleri de oluşturmaktadır. Kaşgarlı Mahmud eserini hazırlarken bir alan araştırıcısı gibi çalışmış, böylece Türk dilinin lehçelere göre dilbilgisi kurallarını başarıyla ilk kez belirlemiştir. Kaşgarlı Mahmud, Türkçenin İslâmiyetten dolayı Türklerin bulunduğu coğrafyada önem kazanmış olan Arapçadan geri kalmadığını göstermeye çalışmış; sözlüğünde yer verdiği lehçeler arasındaki farklılıklar, şiirler, atasözleri ve deyimlerle bu amacını gerçekleştirmiştir. DLT'te yer alan manzum parçalar dize sayısı 764'tür ve atasözleri 289 tane eserin edebi değerini arttırmaktadır. Dîvânu Lugati't-Türk'ün tek yazma nüshası vardır. Bu nüsha Diyarbakırlı Ali Emirî Efendi tarafından İstanbul'da 1917 yılında bir sahafta bulunmuştur. Eser halen Ali Emiri Efendi'nin bağışladığı kitaplarla kurulmuş olan millet Kütüphanesi’ndedir. Atebetü'l-Hakayık 12. yüzyılda yazıldığı tahmin edilen Atebetü'l-hakâyık Hakikatlerin Eşiği manzum öğüt kitabıdır. Nerede ve ne zaman yaşadığını bilmediğimiz Türk ve Acem meliki Muhammed Dâd İspehsâlâr Bey'e sunulmuştur. On üç bölümden oluşan eserde kırk beyit ile yüz bir tane dörtlük bulunmaktadır, eserin tamamı 484 mısradır; eser, Kutadgu Bilig gibi aruzun mütekarip feûlün fe'ûlün feûlün fe'ûl vezniyle yazılmıştır. Eserin giriş bölümü Tanrı övgüsüyle başlar bunu peygamber, dört halife, Emir Muhammed Dâd İspehsalar'ın övgüsü izler. Kitabın yazılış nedeninin belirtildiği altı beyitlik kısımdan sonra bilginin yararı, bilgisizliğin zararı, dilini tutmanın erdemi, dünyanın dönekliği, cömertliğin övülmesi, cimriliğin yerilmesi, kibir, harislik, zamanenin bozukluğu gibi konuların işlendiği bölümler yer alır. Öğretici bir ahlak kitabı olan eser, işlediği konular açısından Kutadgu Bilig' le benzerlik göstermektedir, ancak edebî açıdan Kutadgu Bilig daha sanatkârane yazılmıştır. Edip Ahmed eserini herkesin rahatça okuyup anlayacağı bir dille, kendi ifadesiyle Türkçe yazmıştır. Atebetü'l - hakâyık'ın baş kısmındaki övgü ve sebeb-i telif kısımları beyitlerle ve övgü tarzındaki asıl eser ise, aaba/ccdc/eefe biçiminde uyaklanmış dörtlüklerle yazılmıştır. Ayrıca İslâmiyet öncesi Türk şiirinde görülen dize başı uyak da çok kullanılmıştır. Tam ve yarım uyakların yanı sıra bazen redife de yer verilir. Vezin ve uyak bakımından kusurlu olan eserde çok sayıda imale ve zihaf bulunmaktadır. Aruzla şiir yazma geleneğinin yeni yeni başlamış olmasından dolayı bu kusurlar olağandır. Atebetü'l-hakâyık'ın dört nüshası bilinmektedir. Bu nüshalardan biri yazılışından çok sonra 15. yüzyılda düzenlenmiştir biri de oldukça eksiktir; en iyi ve en eski tarihli olanı ise Semerkand nüshasıdır ve İstanbul'da Süleymaniye kütüphanesi, Ayasofya bölümü nr. 4012'de kayıtlıdır. 848 1444 yılında Semerkand'da hattat Zeynelabidin tarafından kopyalanmıştır. Bu nüsha Uygur harfleriyle yazılmıştır. Ayasofya kütüphanesi nr. 4757'de kayıtlı bir mecmuanın baş kısmında bulunan Ayasofya nüshası ise, 884 1480'te Abdürrezak Bahşı tarafından İstanbul'da düzenlenmiştir. Metin, üst satırları siyah mürekkeple Uygur harfleri ve alt satırları kırmızı mürekkeple Arap harfleriyle olmak üzere iki alfabeyle yazılmıştır. Topkapı Sarayı kütüphanesi Hazine kısmı nr. 35552'de kayıtlı bulunan Topkapı Müzesi nüshası Arap harflidir. Eserin dördüncü nüshası ise, Uzunköprü'de Seyit Ali'nin kitapları arasında bulunmaktadır. Arap harfli olan bu nüsha baştan, ortadan ve sondan eksiktir. Karahanlı Türkçesiyle Yazılmış Kur'ân Tercümeleri İslamiyet Türkler tarafından X. yüzyılda devlet dini olarak kabul edilmiştir. Bu dinin kutsal kitabı olan Kuran'ın Türkçeye ilk tercümesinin kimin tarafından ve ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Ancak ilk tercümelerin islamiyetin kabul edildiği X. yüzyıl ya da XI. yüzyılda yapıldığı tahmin edilmektedir. Karahanlılar döneminde Karahanlı Türkçesiyle yapılan ilk Kur'ân tercümeleri, satır-altı tercüme niteliğindedir. İlk çevirilerin ne zaman yapıldığı konusunda elimizde kesin bilgiler bulunmamaktadır. Satıraltı Kur'ân tercümelerinden Karahanlılar dönemine ait olduğu tahmin edilen çeviriler şunlardır Türk İslâm Eserleri Müzesi TİEM No. 73'te kayıtlı olan nüsha Bu nüsha Muham-med bin el-Hâc Devletşah eş-Şîrazî tarafından 734/1333-34 yılında kopyalanmıştır. Anonim Tefsir Bu eser Orta Asya Tefsiri, Anonim Tefsir ve Müellifi Meçhul Kur'ân Tefsiri adlarıyla da bilinmektedir. Bu tefsir Peterburg'daki Asya Halkları Enstitüsü Kitaplığındadır. Manchester-John Rylands Nüshası Manchester,Rylands Kitaplığı Arapça Yazmalar Bölümü 25-38'de kayıtlı olan nüshanın telif ve istinsah tarihi belli değildir. Taşkent, Özbek Bilimler Akademisi, No. 2854'te kayıtlı olan bu nüsha da satır-arası Türkçe ve Farsça çeviri yer alır, yorumlar içermez. Karahanlı Türkçesiyle Yazılmış Eserler Üzerine Yapılan Belli Başlı Çalışmalar Kutadgu Bilig Üzerine Yapılan Çalışmalar Yukarıda da belirttiğimiz gibi Kutadgu Bilig'in ilk bulunan nüshası Viyana Herat nüshasıdır. Viyana Herat nüshasını, 1796 sıralarında diplomat olarak İstanbul'da bulunan Avusturyalı doğu bilgini Joseph von HammerPurgstall bir sahaftan satın alarak Viyana'ya götürüp Viyana Sarayı Kitaplığına vermiştir. Hammer kitabın kimi sayfalarını Paris'te bulunan Amédée Jaubert'e göndermiş, Jaubert de 1825'te yazdığı bir makaleyle Kutadgu Bilig i bilim dünyasına tanıtmıştır "Notice d'un manuscrit turc en caractères ouigours envoyé par M. de Hammer à Abel Rémusat", Journal Asiatique, c. VI, s. 39-52; 78-95, Paris 1825. Bu yayın Kutadgu Bilig üzerine yapılan ilk yayındır, ama bu yazı fazla ilgi uyandırmamıştır. Eser üzerindeki ikinci çalışma Hermann Vambéry'ye attir. Uig-urische Sprachdenkmäler und das Kudatku Bilik. Uigurischer Text mit Transcription und Übersetzung nebst einem uigurisch - deutschen Wörterbuch und lithographierten Facsimile aus dem Originaltext des Kudatku Bilik, Innsbruck 1870. Aynı yazma üzerine daha sonra Wilhelm Radloff'un çalışmaları başladı. Radloff ilk çalışmasında bu nüshanın tıpkıbasımını yayımlar Kudatku Bilik, Facsimile der Uigurischer Handschrift der K. K. Hofbibliothek in Wien, St. Petersburg 1890. İkinci çalışmasında ise eserin çeviri yazısı yer alır. Das Kudatku Bilik des Jusuf Chasshadschib aus Balasagun, Theil I. Der Text in Transcription, 1891. Eserin bulunan ikinci nüshası Mısır nüshasıdır. Kutadgu Bilig üzerine çalışmaları devam eden Radloff, Rus çeviri yazı harfleri ve Almanca çeviriyle yayımlar Das Kudatku Bilik des Jusuf Chasshadschib aus Balasagun, Theil II. Text und Übersetzung nach den Handschriften von Wien und Kairo, St. Petersburg 1900. Kutadgu Bilig'in üçüncü nüshası olan Fergana nüshası ise, 1914 yılında Fergana'da Zeki Velidi Togan tarafından bulunmuş ve bir yazıyla bilim dünyasına tanıtılmıştır A. Z. Validi, "Vostoçniye rukopisi v Ferganskoy ob'lastı", ZVO 1914. Arap yazısıyla yazılmış olan bu nüsha, 6095 beyittir. Birinci Dünya Savaşı ve Bolşevik isyanları sırasında kaybolan bu nüsha, 1925 yılında Özbek bilgini Fıtrat tarafından tekrar bulunmuş ve bir yazıyla tanıtılmıştır "Kutadgu Bilig", Maârif ve Okutguçı II 1925 Taşkent, Türkçesi TM c. I 1925. Almancası Rachmeti "Qutadgu Bilig" Ungarische Jahrbücher . Bu yayınların arkasından Türk Dil Kurumu üç nüshanın tıpkıbasımını yayımlamıştır Kutadgu Bilig Tıpkıbasım I Viyana Nüshası, A, TDK, İstanbul 1942. Kutadgu Bilig Tıpkıbasım II Fergana Nüshası, B, TDK, İstanbul 1943 .Kutadgu Bilig Tıpkıbasım III Mısır Nüshası , C, TDK, İstanbul 1943. Reşit Rahmeti Arat, 1947 yılında Kutadgu Bilig'in üç nüshasını A, B, C karşılaştırarak eserin metnini yayımlar. Kutadgu Bilig I Metin, TDK, İstanbul 1947, Ankara 19792 , Ankara 19913 ; Kutadgu Bilig I Tercüme, TTK Ankara 19 59, 19742 , 198 53 , 199 55 ; Kutadgu Bilig III, index, TKAE Ankara 1979; İndeksi neşre hazırlayanlar Kemal Eras-lan, Osman F. Sertkaya, Nuri Yüce. Dizin üzerine önemli bir yayın Semih Tezcan tarafından yapılmıştır "Kutadgu Bilig Dizini Üzerine" TTKBelleten , c. XLV/2, sayı 178, Nisan 1981. Reşit Rahmeti Arat'ın Kutadgu Bilig'in tercümesini yayımladığı 1959 yılında Mecdut Mansuroğlu tarafından "Das Karakhanidische" adlı Karahanlı Türkçesi üzerine yazılmış ilk küçük Karahanlı Türkçesi grameri Philologiae Turcicae Fundamentada yayımlanmıştır. TKAE, Türk Kültürü Kutadgu Bilig Sayısı , sayı 98, Aralık 1970. Kutadgu Bilig üzerine Agop Dilaçar tarafından 900. yıldönümü dolayısıyla hazırlanmış olan kitapta eser her yönüyle incelenmiştir "900. Yıldönümü Dolayisiyle KUTADGU BİLİG İNCELEMESİ, TDK Ankara 1972. Reşat Genc'in Karahanlı Devlet Teşkilatı adlı çalışması 1981'de yayımlanmıştır. Robert Dankoff tarafından Kutadgu Bilig'in İngilizce çevirisi yapılmıştır Wisdom of Royal Glory Kutadgu Bilig A Turko-Islamic Mirror for princes, Chicago 1983. A. B. Ercilasun, Kutadgu Bilig Grameri -Fiil -, GÜ Ankara 1984. Aynı yazarın diğer çalışması ise, eser hakkındaki genel bilgileri içermektedir "Karahanlı Devri Edebiyatı", Büyük Türk Klasikleri I, İstanbul 1985. Kutadgu Bilig diğer Türk dillerine de çevrilerek yayımlanmıştır. Askar Ekewbayev, Jusup Balasagun - Kuttı Bilik , Almatı 1986. Kamil Veliyev-Ramiz Asker, Yusif Balasagunlu Gutadgu Bilik - Xoşbehtliye Aparan Elm, Bakı 1994. Tölögön Kozubekov, Cusup Balasagun-Kuttuu Bilim-Dastan, Moskva 1993. Mehmet Ölmez tarafından yapılmıştır "Çağdaş Türk Dillerinde Kutadgu Bilig Çevirileri", Kebikeç 1, 1995. Zühal Ölmez, "Kutadgu Bilig'de İkilemeler 1", Türk Dilleri Araştırmaları, 7, 1997. —, "Kutadgu Bilig'de İkilemeler 1", Bahşı Ögdisi, Festschrift für Klaus Röhrborn anlaslich seines 60. Geburtstags, 60. Doğum Yılı Dolayısıyla Klaus Röhrborn Armağanı, Feiburgİstanbul 1998. Zafer Önler, "Kutadgu Bilig'de Yer Alan Deyimler", Türk Dilleri Araştırmaları, cilt 9, İstanbul 1999. Necmettin Hacıeminoğlu, Karahanlı Türkçesi Grameri, TDK Ankara 1996. İbrahim Taş, Kutadgu Bilig'de Söz Yapımı, TDK, Ankara 2009. Dîvânu Lugati't-Türk Üzerine Yapılan Çalışmalar Dîvânu Lugati't-Türk hakkında ilk çalışma, Ali Emiri tarafından bulunan ve yayımlanmak üzere sadece Kilisli Rıfat Bilge'ye verildiğinden, ilk yayın O'nun tarafından yapılmıştır Kitabü Divânı Lugat-it-Türk, cild-i evvel 1333 1917, cild-i sâni 1333 1917, cild-i sâlis 1335 1919. Dîvândaki sözvarlığı ise ilk defa Carl Brockelmann tarafından incelenmiştir Mitteltürkischer Wortschsatz nach Mahmûd Al-Kâşgârîs Divân Lûgat at-Türk, Budapest 1928. Türk Dil Kurumu 1941 yılında Dîvânu Lugati'tTürk 'ün tıpkıbasımını yayımlamıştır Dîvânu Lugati't-Türk Tıpkıbasımı "Faksimile", TDK Ankara 1941. Eserin Besim Atalay tarafından Türkçeye çevrilmesinden sonra Dîvânu Lugati't-Türk hakkında kitap, makale ve tez çalışmaları olmak üzere birçok yayın yapılmıştır. Besim Atalay'ın çalışması 1939-1943 yılları arasında yayımlanmıştır Divânü Lûgat-it-Türk Tercümesi I , Ankara 1939, TDK 1985 , 1994 ; Divânü Lûgat-it-Türk Tercümesi II, Ankara 1940, TDK 1986 , 1994 ; Divânü Lûgat-it-Türk Tercümesi III, Ankara 1941, TDK 1986 , 1994 ; Divânü Lûgat-it-Türk Dizini "Endeks" , Ankara 1943, 1986 , 1994 . Atalay'ın çalışmasından sonra Özbek bilgini Salih Mutallibov Türkiy Sözler Devani adıyla eserin Özbekçeye çevirisini yayımlamıştır. James Kelly-Robert Dankoff, Mahmud al-Kaşgarı, Compendium of the Turkic Dialects Diwan lugat at-Turk , I 1982, II 1982, III 1985. Talat Tekin, XI. Yüzyıl Türk Şiiri, Dîvânu Lugati't-Türk'teki Manzum Parçalar, TDK Ankara 1989. 1941 yılında yapılan tıpkıbasımdan sonra ikinci bir tıpkıbasım 1990 yılında Kültür Bakanlığı tarafından yapılmıştır Dîvânü Lugati't-Türk, Kaşgarlı Mahmud, Tıpkıbasım/Facsimile, Ankara 1990. Mehmet Vefa Nalbant, Divânü Luğüti't-Türk Grameri-I İsim, Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul 2008. Atebetü'l-hakâyık Üzerine Yapılan Çalışmalar Eser üzerine ayrıntılı tek çalışma Reşit Rahmeti Arat tarafından yapılmıştır. Karşılaştırmalı metin, çeviri, notlar ve indeksi içeren bu çalışma 1951'de yayımlanmıştır. Kuran Tercümeleri Üzerine Yapılan Çalışmalar TİEM 73'te kayıtlı nüshanın ilk yarısı Abdullah Kök tarafından doktora tezi olarak yapılmıştır Karahanlı Türk-çesi Satır-Arası Kur'an Tercümesi TİEM 73 1v-235v/2 Giriş-İnceleme-Metin-Dizin, Ankara 2004. İkinci yarısı ise, Suat Ünlü tarafından doktora tezi olarak çalışılmıştır Karahanlı Türkçesi Satır-Arası Kuran Tercümesi TİEM 235v/3-450r7 Giriş-Metin-İnceleme-Analitik Dizin , Ankara 2004. Anonim Tefsir'in sözvarlığı A. K. Borovkov tarafından hazırlanmıştır Leksika sred-neaziatskogo tefsira XII-XIII vv. Moscow, 1963. Borovkov'un bu çalışması Halil İbrahim Usta ve Ebülfez Amanoğlu tarafından Tükçeye çevrilmiştir Orta Asya'da Bulunmuş Kur'an Tefsirinin Söz Varlığı Yüzyıllar, TDK, Ankara 2002. John Rylands Kitaplığındaki nüshanın sözlüğü Eckmann tarafından hazırlanmış, ölümünden sonra 1979'da L. Ligeti'nin önsözüyle yayımlanmıştır Middle Turkic Glosses of the Rylands İnterlinear Koran Translation, Bibliothece Orientalis Hungarica XXI, Akade-miai Kiadö, Budapest 1976. Bu nüsha üzerine diğer bir çalışma da Aysu Ata tarafından yapılmıştır Türkçe İlk Kuran Tercümesi Rylands Nüshası KARAHANLI TÜRKÇESİ Giriş-MetinNotlar-Dizin, TDK, Ankara 2004. Taşkent'teki tercüme üzerine ise şu çalışma yapılmıştır A. A. Semenov, "Sobraniye vostoçnıh rukopisey, Taşkent 1957. Yerleşme ve Devletleşme Sürecinde Selçuklu Türkiyesi 12,658 okunma İçindekiler1 Anadolu’da İlk Türk-İslam Mimari İlk Beylikler Dönemi Anadolu Selçukluları Dönemi Kümbetleri Anadolu’da İlk Türk-İslam Mimari Eserleri 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi sonrası Anadolu’ya yoğun olarak gelen Türkler, beraberlerinde zengin bir Türk-İslam kültürünü getirdiler. Anadolu’yu bayındır hale getirirken Türk-İslam kültürünün en güzel örnekleriyle Küçük Asya’yı mamur kıldılar. Anadolu’da yapılan bu ilk imar hareketleri 3 dönemde gerçekleşti. Bunlar; 1. Beylikler Dönemi, Türkiye Selçukluları Dönemi ve 2. Beylikler Dönemidir. Anadolu’da İlk Türk Beylikleri Dönemi Mimari Eserleri için tıklayınız. Anadolu Selçuklu Dönemi Mimari Eserleri için tıklayınız. Anadolu Selçuklu Dönemi Medreseleri için tıklayınız. Türk-İslam mimarisinin en güzel örneklerinden biri de kümbet ve türbelerdir. Silindirik, çokgen gövdeli, konik veya piramit çatılı olanlarına Kümbet, dört duvarının üzeri kubbe ile örtülü olanlarına Türbe denir. İlk Beylikler Dönemi Kümbetleri Divriği Sitte Melik – 1228 Erzurum Emir Saltuk – 12. yüzyılın sonlarında yaptırıldığı kabul edilir Kayseri Melik Danişment Gazi Erzincan – Tercan Mama Hatun kümbetleri Anadolu Selçukluları Dönemi Kümbetleri Konya II. Kılıçarslan Kümbeti Kayseri Döner Kümbet Kırşehir Cacabey Kümbeti Ahlat Ulu Kümbet Niğde Hüdavend Hatun Kümbeti Tavsiye Konular Haçlılar Karşısında Türkler Haçlı Seferleri İslam dünyasını hedef mücadeleye girişen ilk devlet, Türkiye Selçukluları olmuştur İçindekiler1 Haçlı … 11. Yüzyıl Türk Edebiyatı Yusuf Has Hacib tarafından yazılan ve Türk edebiyatının ilk ürünü olan “Kutadgu Bilig” 11. yüzyıl, yalın ve katıksız Türkçe özellikleri taşır. Eser; din, devlet, siyaset ve eğitim gibi konularda görüşler ve öğütler içermektedir. İslam kültürü etkisindeki Türk edebiyatının en önemli yapıtlarından bir diğeri de Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılan Dîvânü Lugati’t Türk’tür Türk Dilleri Sözlüğü. Bu eserlerin her ikisi de güneybatı lehçelerinden olan Hakaniye Türkçesi ile yazılmıştır. Edebiyatı da doğrudan etkileyecek olan Türk dilindeki bir diğer gelişim ise 11. yüzyıldan başlayarak Oğuz-Türkmen boyları tarafından konuşulan güneybatı lehçesinde görül-mektedir. Nitekim, bu Türk boylarından İran’ın bir bölgesi ile Azerbaycan’a yerleşenler Azeri Türkçesi’ni, Anadolu’ya yerleşenler ise Türkiye Türkçesi’ni oluşturmuşlardır. XI. ve XII. Yüzyılda Türk toplumu içinde Arapça ve Farsçayı bilen yeni bir aydın zümre doğdu. Bunlar, öğrendikleri Arapça ve Farsçanın yanında, bu dillerde meydana getirilmiş edebiyatın da etkisinde kaldılar. Bu yüzyıllarda Fars şiirine heveslenen Türk asıllı şairler Farsça eserler yazma arzusuna düştüler ve örnekler verdiler. Farsçayı edebiyat dili olarak benimsediler. Türk hanedanlarının saraylarında edebiyat dili Farsça oldu. Samanoğullarının, Gaznelilerin, Büyük Selçukluların zamanında Türk aydınları arasında Farsça edebiyat dili olarak benimsendi. Farsça yazanlar takdir gördü. Türkçe, olgun örnekler verecek teşvikten mahrum kaldı. Bu dönemde ortaya konulan Türkçe eserlerde ilim ve din alanında Arapça, edebiyat alanında da Farsça kelimelerin kullanılması giderek yaygınlaştı. Hece vezninin yerini aruz vezni almaya başladı. Eski Türk nazım şekilleri yanında mesnevî ve gazel gibi yeni nazım şekilleri de kullanıldı. Bu durum daha çok Farsçanın yoğun olarak kullanıldığı Türk siyasî hakimiyeti altındaki bölgelerde görüldü. Halkı Türk olan bölgelerde ise Türkçe ile eser verme daha XI. yüzyıldan itibaren başladı. Bu yüzyıllarda meydana getirilmiş eserler daha çok öğüt verici nitelikteki şiirlerdir. Bu tür eserlerin başında devlet yönetimi ile ilgili olarak 1070 yılında Yusuf Has Hacib’in yazdığı Kutadgu Bilig görülür. Onu XII. Yüzyılda Edip Ahmet Yüknekî’nin Atabetü’l-Hakâyık’ı takip eder. Kutadgu Bilig ve Atebetü’l-Hakayık aruz vezni ile yazılmaları, Arapça ve Farsça kelimeleri bünyesinde almaları ve muhtelif islâmî unsurları taşımalarına rağmen iran şiirinin tam hakimiyetini taşımazlar. Hatta nazım şekli olarak bile tam benzerlik göstermezler. Atabetü’l-Hakayık baştan sona dörtlüklerle yazılmıştır. Ahmet Yesevî de hikmet tarzında yazdığı şiirlerde bu nazım şeklini kullanmıştır. Bu hikmetlerde islâm inanç ve ahlâkı ile birlikte tasavvuf duygusu da tarzı gelenek hâlinde Ahmet Yesevî’den sonra da devam etmiştir. Kâşgarlı Mahmud’un Türk boyları arasından derlediği ve Dîvânü Lûgat-it Türk isimli eserine aldığı dil ve şiir örnekleri Türk şiirinin kendi geleneklerini sürdürdüğünü gösterir. 12. Yüzyıl Türk Edebiyatı Müşterek Orta-Asya Türkçesi'ni takip eden Kuzey-Doğu Türkçesi'nin meydana getirdiği edebiyat, geniş mânâda Çağatay Türk Edebiyatını meydana getirmektedir. Dîvân ü Lügâti’t-Türk ve Kutadgu Bilig gibi büyük eserlerin ortaya çıkışından sonra Kaşgar Türkçesi, edebî kudretini göstermiş oluyordu. Hakâniye diye anılan bu Türk şivesi, sadece bu eserlerle kalmamış, teşekkül eden yeni kültür merkezlerinde birçok eserler vücuda getirmiştir. Gerçekte Kutadgu Bilig’le başlayan bu devre, ortaya çıkan kültür merkezlerine göre üçe ayrılırsa da onları Müşterek Orta Asya Türkçesi eserleri olarak zikretmek gerekir. Dil bakımından bu bölgeler Kaşgar şîvesindeyseler de arada bazı ayrılıklar görülmektedir. Müşterek Orta Asya Türkçesi'nin doğu kolu olan Kaşgar veya Hâkâniye Karahanlı şivesi, gerçekte Doğu Türkçesi'ni meydana getirmiştir. Bu şîveyle yazılan eserlerin başında 12. asır mahsullerinden sayılan Edib Ahmed Yüknekî’nin yazdığı Atabetü’l-Hakâyık gelmektedir. Dilin gelişmesi ele alınınca, az da olsa Kutadgu Bilig’den ayrıldığı görülen bu eser, daha çok bir nasihatnâmedir. Edib Ahmed Yüknekî ise devrinde itibarlı bir şâirdir. Eserinde, Kutadgu Bilig’e nazaran daha fazla Arapça ve Farsça kelimelere yer vermiştir. Asıl 12. yüzyıl Kaşgar Türkçesi edebiyatının en büyük temsilcisi Yesili Ahmed’dir. Ahmed Yesevî ölm. 1166, ruhu okşayan çekici hikmetleriyle tanınmıştır. Timur Han, bu büyük Türk tarikat şeyhi ve şâirinin türbesini yaptırmıştır. Pekçok lakapla anılan Ahmed Yesevî gerçekte bir mektep kurmuş ve bu mektep, talebeleri tarafından devam ettirilmiştir. Hakîm Süleyman Ata ölm. 1186 önde gelen talebelerinden olup, Bakırgan’da irşad faaliyetlerinde bulunmuştur. Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet adlı eseri, Kültür Bakanlığı tarafından neşredilmiştir. Miftâhü’l-Adl adlı fıkıh kitabıysa bu dönemde ayrı bir önem taşımaktadır. On dördüncü yüzyıla kadar bu sahada görülen eserlerden Oğuz Kağan Destanı ve 14. yüzyılın başında Rabguzî’nin yazdığı Kısasü’l-Enbiyâ’nın önemini belirtmek gerekir. Müşterek Orta Asya şîvesi sadece doğuda varlığını sürdürmemiştir. Bu şîvenin batı ağzı bilhassa Batı Türkistan’da yeni ve canlı bir edebiyatın doğmasına sebep olmuştur. Harezm ve Sirderya Seyhun Irmağının güneyindeki yerler; Yedisu, Merv, Buhara gibi şehirler bölgenin kültür merkezi hâline gelmiştir. Burada Türklüğün Kaşgar, Kıpçak ve Oğuz şîveleri karışık olarak yaşadığından, yazılan eserlere de bu durum aksetmiştir. Bölgenin en önde gelen eseri Alioğlu Mahmud’un yazdığı Nehcü’l-Ferâdis’tir. Eser daha çok hadisler ve açıklamalarıyla siyer-i Nebî cinsindendir. Fakat İslâmiyet'e âit geniş bilgileri ihtiva etmesi, her çeşit halk tabakası için yazıldığını göstermektedir. Harezm şîvesi dalını en iyi şekilde aksettiren eserin edebî yönü ayrı bir değer taşımaktadır. Şeyh Şerif Hoca tarafından yazılan Muînü’l-Mürîd de şîve itibariyle Nehcü’l-Ferâdis’e yakındır. Türkmenler arasında üstün tutulan eser, 14. yüzyıla âittir. Hazermî’nin Muhabbetnâme’si de aynı asrın eserleri arasına girmektedir. Zemahşerî’nin Mukaddimetü’l-Edeb’i ise bu yüzyılda Dîvân ü Lügâti’t-Türk’ü hatırlatır mâhiyettedir. Dil bakımından yine aynı şîveye dahil olan, fakat nerede yazıldığı belli olmayan eserler de mevcuttur. Bunların başında 12. yüzyılda Ali’nin yazdığı Kıssa-i Yusuf gelmektedir. Eser, Kıpçak Türkçesi unsurlarını da taşımaktadır. Kutb’un Hüsrev ü Şirin’i Kıpçak Türkçesi unsurlarını ihtiva etmesi bakımından Kıssa-i Yûsuf’a yakındır. Böyle olmakla birlikte Altınordu sahasında yazılan bu eser Oğuz-Kıpçak Türkçesi ürünüdür. Hüsrev ü Şirin, 1341 yılında Harezm bölgesinde Kutub mahlâsını kullanan bir Türk şâiri tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir. Eser ayrıca Nizâmî’nin aynı isimdeki eserinin Türk Edebiyatındaki ilk tercümesidir. Yer yer Kur’ân-ı kerîmden alınan sûrelerin bulunduğu eser, İran Edebiyatının tesiri altındadır. Bölgenin diğer bir eseri Revnaku’l-İslâm’dır. Eserde o devir Türklük hayatına bir hayli yer verilmiştir. Yalnız Şeyh Şeref’in yazdığı bu eser, daha ziyade Türkmen ağzı ile yazılmış ve pek fazla rağbet görmüştür. Sosyal Hayat Sınıfsız bir cemiyet hayâtı vardır. Sosyal yapı, ortaçağ Avrupasından tamâmen ayrıdır. Cemiyet; askerî ve mülkî ricâl ile devlet teşkilâtı dışında kalan ahâliden meydana geliyorsa da, Avrupa’daki gibi sınıf, Hind’deki gibi kast sistemi mevcut değildi. Hânedân ve devlet ileri gelenlerinin büyük yetkileri olmasına rağmen, şehirde ve köyde yaşayan ahâlinin, kânun karşısında hak ve vazifeleri vardı. Şer’î hükümler karşısında herkes eşitti. Köylü hür olup, toprağın has ve iktâ oluşuna göre hükûmetin himâyesi altında çalışırdı. Vergisini verirdi. Mülk, topraklar, verâset yoluyla çocuklara geçerdi. TEZHİP SANATI TEZHİP ILLUMIATION Çok uzun ve köklü bir geçmişe sahip bu sanatın adı, yani Tezhip; Arapça “Zehep” altın sözcüğünden gelir. Altınlamak, altın ile süslemek demektir. Altın ve boya ile yapılan bezeme sanatıdır. Tezhip yapan sanatçıya da Müzehhip denilir. Tezhibin ana teması desendir. Deseni motifler oluşturur. Motifler tamamen matematiksel birdüzen içinde çizilmiş geometrik şekiller üzerine yerleştirilir. Bu geometrik şekillerle hiçbir yüzyılda oynanmamış ve değiştirilmemiştir. Motifler daima simetrik olarak yerleştirilir. Motifler çok fazla zengin ve çeşitlidir. Bunun sebebi de islam dininin resim ve heykel sanatına koyduğu yasaklardır. Bu yüzden Türk sanatçıları, bütün yaratıcı güçlerini süsleme alanında yoğunlaştırarak, gördükleri her şeyi, doğadan aşırı derecede soyutlamaya ve stilizasyona yönelmişlerdir. Doğayı hiç değiştirmeden taklit etmek yerine onu üsluplaştırmayı uygun görmüşlerdir. Tavşan, balık, kurt, kuş gibi hayvan motiflerinde, kuşların kafalar, tavşanların ayakları yok edilerek kökenlerini belli etmeyecek şekiller oluşturulmuştur.RUMİ Kaynağı belli olmayacak kadar stilize edilmiş çiçeklerHATAİ, sürekli hareket halindeki bulutlardan esinleneek oluşturulan şekiller BULUT çok sık kullanılmıştır. Bir de, IX. ve XV. yüzyıllar arasında çok kullanılan MÜNHANİ vardır. Kuş gagalarının iç bünyelerinden esinlenerek meydana getirilmiştir. Bu motif, diğer motiflerin aksine kompozisyonlarda belli bir hat takip etmeyip daima birbirlerine yapışık olarak yerleştirilerek çalışılır. detaylar, motifler kısmında işlenecek Kısaca Tezhip Sanatının Tarihçesi Dünya uygarlıklar tarihinde Türk Süsleme Sanatı’nın çok önemli bir yeri vardır. Türkler, Orta Asya’dan getirdikleri kültürlerini Anadolu’da da yüzyıllar boyunca çok başarılı bir şekilde sürdürmüşlerdir. Türkler, kendilerine has motifler yarattıkları gibi başka ulusların kullandıkları motifleri de alıp rahatlıkla kullanmışlar, kendi zevklerine uygun gelecek şekilde değiştirerek Türk sanatına uydurmuşlardır. Türkler, İslamı kabul ettikten sonra Türk Süsleme Sanatı daha da çok gelişmiştir. Halı, çini, dokuma, ahşap oymacılık, madentombaklar ve taş işçiliği, kumaş işçiliği, duvar nakışları ve kitap süslemeleri gibi... Bunların içinde başlangıçtan beri kitap süslemelerinin çok önemli bir yeri vardır. Bu sanat dalına verilen önem, kitaba verilen önemden dolayıdır. Kitap süslemeleri özellikle din kitaplarında kullanılmıştır. Allah’ın kelamını, peygamberin hadislerini süslemeleriyle tamamladığı için tezhip; Türk Süsleme Sanatı’nda en saygın sanat olarak kabul edilir. Çok eskilerde, İslamda resim yapmak “Allah’a rakip olmak” gibi değerlndirildiği için günah sayılırdı. Bu yüzden tezhipte kullanılançiçek ve hayvan motifleri stilize edilerek kullanılmıştır. Motiflerdeki desenler, ilk başta kesinlikle anlaşılamayacak kadar değiştirilmiştir. Minyatür sanatında da sırf bu yüzden perspektif kullanılmamış, insan yüzleri aslından farklı olarak çizilmiştir. Günümüzde bu tamamen değişmiş, çizimler, motifler daha rahatlamıştır ama yine de hiçbir sanatçı peygamberin yüzünü çizmemiş, bundan kaçınmıştır. * * * birlikte el yazma kitaplarda görülmeye başlanan tezhip, geçirdiği yüzyıllar içinde gelişmeler göstermiş ve en mükemmel gelişme XV. Yüzyılda Fatih Sultan Mehmet döneminde başlamıştır. Elimdeki en eski tezhip örneği IX. yüzyıla ait. Bursa İnebey Medresesi. Küfi yazı ile, parşömen üzerine yazılmış. ait, yine Bursa İnebey Medresesi. Altın üzerine yazılmış ve tezhiplenmiş bir çok eskitarihi bilinmiyor bir eser. Bursa İnebey Medresesi. XIII. yüzyıla ait bir Selçuklu Tezhibi. Farsça yazılmış. Süleymaniye Kütüphanesi, Ayasofya Bölümü. XIV. yüzyıl. Süleymaniye Kütüphanesi. Fatih Bölümü. Osmanlı Tezhibi. XV. yüzyılda, Fatih Sultan Mehmet, Topkapı Sarayı’nda nakkaşhane kurarak bu sanatı her bakımdan desteklemiştir. “Bana xxxxx şölenini, xxxxx sünnetini resmet” diye buyruklar vererek, nakkaşları bir yerde tarihi resmetmeye mecbur kılmıştır. Nakkaşlar da buna güvenerek insan yüzlerini yavaş yavaş aslına benzetmeye başlamışlardır. İşte bu serbestlik içinde çalışan nakkaşların ortaya çıkardığı eserlerle dönem, Türk Süsleme Sanatı’nın güzel çağlarının başlamasına sebep olur. XVI. yüzyılda, Kanuni Sultan Süleyman döneminde yüzyılın en güzel, en olgun örnekleri verilir. XVII. yüzyılda tezhip sanatı Klasik Dönem herhangi bir yenilik göstermeden, parlak bir şekilde devam eder. Sarayın içindeki nakkaşhaneden başka, sarayın dışında da bir çok dükkanda nakkaşlar yetişir ve bu sanatla uğraşmaya başlarlar. XVIII. yüzyılda, Osmanlı İmparatorluğu’nun batı ile olan sıkı ilişkileri, Osmanlı’nın sanatını da etkiler. Elçilerin sık sık Avrupa ülkelerine yaptıkları ziyaretler, geldiklerinde anlattıkları ile ortaya yeni bir üslup çıkar. Bu üsluba “Rokoko Sanatı” denir. XIX. yüzyılda, Osmanlı İmparatorluğunda görülen durgunluk ve gerileme, sanatçıları da etkiler. Hat ve Tezhip sanatı en parlak dönemlerini geride bırakır. Dükkanlar, nakkaşlar azalmaya başlar. XX. yüzyılda tezhiple uğraşanlar yok denecek kadar azalır. Not/ Her yüzyılda tezhip sanatı gerek renkleri olsun, gerek motifleri olsun, özünü hiç bozmadan değişiklik göstermiştir. Eserlerdeki bu değişikliklere bakarak, tezhibin hangi yüzyıla ait olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Mesela; VIII. Ve IX. Yüzyıllarda motifler iri yapılırken, ve çok az renk kullanılırken, XI ve XII. Yüzyıllarda motifler küçülmeye, renkler biraz daha azalmaya, bunun yerine çokça altın kullanımı tercih edilmiştir. XVI. Ve XVII. Yüzyılda yapılan eserlerde çok bol altın kullanılmaz, zeminler siyah boyanmazdı. Ama XVIII. Yüzyıl eserlerinde siyah zemin kullanılmaya başlanmış, çiçek motifleri vazo, sepet içlerine yine stilize edilmiştir ama hangi çiçek olduğu tanınabilir TAMAMI BURDAN ALINTIDIRRRR

11 yüzyılda yapılan türk eserleri