katırne demek? - 9 sözlük, 12 sonuç. 'Hocam kırk katır mı kırk satır mı' dedi. 'Sir, Is the forty line is forty mules, "he said. Kaynak: kanalahaber.com.
Erdoğan’ın gelinen noktada, “kırk satır ile kırk katır” arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığını söylemek hiç yanış olmaz. Ancak, Suriye Ordusu Rusya’nın hava desteği altında birkaç güne kalmaz, Halep’i Laskiye ve Şama bağlayan kara yollarını denetim altına almasıyla bir ateşkese gidebilir. Türkiye
Kimigörüşlere göre her çağda kimliği bilinmeyen (bazen bunu kendileri bile bilmeyen) kırk kutlu kişi vardır. Ve kötülüklerle dolu Dünya onların yüzü hürmetine ayakta durur. Hristiyan Türklerde 40 Aziz kavramı vardır. Onlar için 40 mum yakılır. Kırklara karışan erenler veya yiğitler de bir daha görünmezler.
Kırk Katır mı Kırk Satır mı 07 Haziran seçimleri ertesinde Türkiye toplumunu büyük bir sıkıntının beklediğini düşünüyorum. Daha açık bir ifadeyle; onurlu bir yaşamın, mutluluğun ve özgürlüklerin yerle bir edildiği bir dönem bizleri bekliyor.
Yeşil katliamları, deniz dolguları, orman kesimleri, taş ve maden ocakları gibi çeşitli projelerin sürekli gündeme getirilmesi, ÇEVRECİ Mersin Halkını adeta KIZDIRIYOR. İnsu'da taş ocağı açılması, yöre halkının ve çevrecilerin karşı çıkışıyla iptal edilmesinin ardından bu kez de Kerimler'de taş ocağı açılmak istenmesi tepkileri yol açtı. Kerimlere
Dxxjgm. Malum masala göre, adamın biri işlediği bir suç için padişahın huzuruna çıkarılır. Padişah, huzuruna getirilen adama sormuş “Kırk katır mı istersin kırk satır mı?” Kırk satır ile idam edileceğini düşünen ve seçenek olarak kendisine kırk katır sunulduğunu sanan adam “Kırk katır!” demiş. Aman ne büyük yanılgı! Adamın bedeninin kırk parçası kırk katıra bağlanmış, ayrı yönlere giden katırların kırbaçlanmasıyla büyük acılar içinde parça parça olarak ölmüş. Dilimizde bu hikâyenin anafikrini anlatan ne çok deyim ve atasözü var. “Ölümlerden ölüm beğen”, “Denize düşen yılana sarılır”, “Ölümü gösterip sıtmaya razı etme”… Bu sözleri genellikle de bir “kriz” durumunda yaşadığımız dilemmayı anlatmak için kullanıyoruz. Çünkü adı üzerinde “kriz”, kalp krizi gibi, kapı kapı dolaşıp fikir danışacağınız, uzun uzun ne yapacağınızı düşüneceğiniz, planlar yapacağınız zamanınız yoktur. En kısa zamanda en “optimal” çözümü bulmanız ve uygulamanız gerekiyordur. Bombanın patlamasına 5 saniye kalmış, kırmızı kablo mu mavi kablo mu? Hani derler ya, en kötü karar kararsızlıktan iyidir’. Kriz anında da böyledir. Bir kalp ameliyatı olacaksınız ve “masada kalma” durumunuz var; ama ameliyat olmazsanız da bir kalp krizi sonucu ölme ihtimaliniz var. Kendiniz hakkında karar vermeniz belki daha kolay ama anne-babanız, eşiniz, çocuğunuzun hayatı ise karar vermeniz gereken? Kriz kavramı tıptan sosyal bilimlere aktarılmıştır. Ekonomik kriz, siyasi kriz, gıda krizi, şimdi de birkaç yıldır artık ajandamızın baş maddelerinden biri olan iklim krizi. Bu toplumsal ve politik “krizler”de kalp krizindeki gibi bir “zaman sorunu” yaşarız. Yani ideal çözümler için zaman yoktur, önce kalp krizi durdurulacak, sonra kişinin/toplumun kriz yaşamasına neden olan sorunlar daha etraflıca incelenerek çözümler geliştirilecektir. Türkiye’de genellikle ekonomik kriz zamanında bir IMF şefi gelir, “stand by” planı yapar, “15 günde 15 yasa” ile “by pass” yapılır. Siyasi kriz durumunda da, önce şu hükümetten kurtulalım, sonra her bir meseleyi ayrıntılarıyla ele alırız’ denir. Ve topluma “asgari müşterekler”de bir programa destek vermesi çağrısı yapılır. Kriz tanısının konduğu her konuda buna benzer bir duygu durumu yaşarız. Kriz tanısı konan durumlar karşısında yaklaşımımız genellikle duygusaldır. Ve genellikle de vereceğimiz karara destek olarak bir “otorite”ye sığınırız. Kalp ameliyatı olacaksak, bu “otorite” doktordur. Siyasi krizlerde bu “otorite” bir siyasi liderdir. Ya karizması, ya da “temiz, dürüst” olması gibi ahlaki meziyetleri vurgulanarak bu “otorite”ye irademizi -geçici de olsa- teslim etmemiz istenir. Ekonomik krizde ise “otorite” genellikle bir uzman ya da uzmanlar kurulu olarak karşımıza çıkar. 2000’deki krizde bu uzman Kemal Derviş’ti. Şimdi de TÜSİAD gibi büyük burjuvaların nezdinde Daren Acemoğlu. Partilerin de ekonomi programlarını yazan “uzmanları” vardır. Küresel iklim değişikliğine birkaç yıldır “iklim krizi” demeye başladık. Örneğin The Guardian gazetesi 2019 yılında “iklim değişikliği” yerine “iklim krizi” kavramını kullanacağını açıkladı. Oxford Sözlüğü de 2019’da “iklim krizi”ni yılın kavramı ilan etti. Bu Greta Thunberg’in liderliğinde başlatılan “iklim grevi” kampanyasının devamında gelen adımlardı. Küresel iklim değişikliği yerine “iklim krizi” denmesinin de haklı, bilimsel ve politik gerekçeleri var. Hatırlanacağı gibi, Birleşmiş Milletler 1970’lerden beri, biliminsanlarının ekonomik kalkınma politikalarının bir sonucu olarak yeryüzündeki canlı yaşamın ciddi bir yıkım yaşadığı ve buna bir çare bulunamazsa bütün sistemlerin çökebileceği uyarılarınca küresel iklim değişikliğine çare bulunması için toplantılar, zirveler düzenliyor, raporlar yayımlıyor. Aradan geçen bunca zamanda yayımlanan bilimsel raporlara, imzalanan “iklim anlaşmaları”na, verilen sözlere rağmen, hiç somut ilerleme sağlanmadı ve BM Genel Sekreteri son durumu “kırmızı alarm” olarak açıkladı. İklim değişikliğinin yeryüzündeki canlı yaşam açısından geri dönüşsüz bir noktaya varmaması için küresel ısınmanın 1,5 santigrad derecede tutulması hedefinin artık tutulamayacağı kesinleşti. 2030 yılına kadar 1,5 santigrad derece sınırının, 2050’ye kadar da 2 santigrad derecenin aşılacağına kesin gözüyle bakılıyor. “İklim krizi” tanımlaması yapılmasının haklı gerekçeleri var. Fakat diğer örneklerde olduğu gibi, “iklim krizi”nin nedenleri ve çözümleri konusunda da “zaman sorunu” gerekçesiyle birçok ses tartışma dışı bırakılıyor. Bazı kesimler “Bilimin arkasında birleş” çağrısı yaparak “iklim krizi” konusunda ne yapılması gerektiğini bize söylemesi için “otorite” olarak “biliminsanları”nı işaret ediyor. ABD Başkanı Biden da, dünya liderleriyle yaptığı zirvede “Biliminsanlarıyla görüştüm, bu krizi çözeceğiz” vaadinde bulundu. Ama “çözüm” diye önerdiği şeylerin hiçbirinin “iklim krizi”nin nedenlerini ortadan kaldırmaya yönelik olmadığı da ortada. Diğer taraftan “iklim değişikliği” konusundaki en temel referans metni olan ve Birleşmiş Milletler’in Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin Intergovernmental Panel on Climate Change, IPCC bine yakın biliminsanı tarafından hazırlanan raporlarının bile hükümet temsilcilerinin lobileri nedeniyle “uzlaşma” ile yazıldığını biliyoruz. İklim krizi tartışmasında da “İklimi değil sistemi değiştir” diyenlere, şimdi “Sistemi değiştirmeye zaman yok, önce iklimi kurtaralım, sonra sistemi düşünürüz” denilmektedir. Bütün bu “kriz” tartışmasında, toplumun, halkın, biz sıradan insanların, kriz durumunda düşünme, karar verme ehliyetimiz olmadığını görüyoruz. Çünkü karar vermeye yetecek kadar bilgi, deneyim sahibi değilizdir. Karar verilmesi gereken konular son derece hayatidir, hata kabul etmez, zaman da hiç yoktur. Kriz nedenlerinden dolayı, normal zamanlardaki bazı yasaların, prosedürlerin vb. paranteze alınabilir olmasının nedeni de budur. Kriz anında lider hızla karar vermelidir ve bu parlamento gibi çıkar çatışmalarının yaşandığı bir kurulda tartışılmadan hayata geçirilmelidir ki, çözüm gücü olabilsin. İnsanların kafasının karışmaması için basın ve ifade özgürlüğü kısıtlanabilir. Başka “bireysel özgürlükler” de kısıtlanabilir. Kriz tartışmalarının hepsinde karşımıza “zaman sorunu” çıkıyor. Krizler karşısında doğru çözümler geliştirebilmemiz için öncelikle bu psikolojik baskıya direnmemiz gerekiyor. Çünkü bu “zaman yok” baskısı altında vereceğimiz cevap “kırk satır mı kırk katır mı” durumuna düşürebilir bizi.
Burjuva kesimlerde, özellikle de Erdoğan iktidarına karşı çıkan burjuva liberaller içinde, sistemin niteliği ile ilgili olmayıp, sistemin biçimsel yönüyle ilgili bir tartışma CHP’nin çektiği burjuva muhalefet partilerinin de sorunu, tekelci kapitalist devletin korunması ve sadece hükümetin değişmesi yönündedir. Devletin temellerine yönelik saldırılara, iktidarı ve muhalefetiyle bütün tekelci burjuva partileri böyle olunca, kimi burjuva liberaller, muhalefeti “muhalefet yapmamakla” eleştiriyor, kızıyor ve sitem ediyorlar. Türk burjuva muhalefetten “demokratik” bir yönelim beklemek, bu muhalefetin niteliğini yanlış analiz etmenin yanında, özellikle de işçi sınıfı ve emekçiler lehine bir siyaset beklemek, eşyanın, yani burjuva muhalefetin sınıfsal karakterine “demokrat” olarak adlandıran burjuva liberallerin esas unuttukları nokta, daha doğrusu bilipte söylemek istemedikleri, görmezden geldikleri sorun, sınıfsallıktır. Devletin sınıfsal bir niteliği olduğu, sadece kapitalist sınıfların hizmetinde olduğu, ve devletin tüm kurumlarının bütün kanun ve yasalarının bir avuç burjuvazinin çıkarları doğrultusunda oluşturulduğu ve çalıştığı, yasaların yine devlete egemen olan bir avuç tekelci burjuvazi için şekillendirildiği gerçeğini bilmelerine karşın, bunu kitlelerden gizleme yaklaşık yüz yıllık tarihi, burjuva anlamda demokrasi uygulamalarının öne çıktığı tarihi değil, faşizmin ve hemen hemen her dönem baskı ve zulmün öne çıktığı bir tarihtir. Devletin burjuva demokrasisi ya da faşizmle yönetilmesinden tutunda, ekonomik işleyiş, ekonomik ve siyasi krizler, askeri darbeler, ulusal sorunlar, dinin öne çıkarılması, milliyetçilik, sosyal şovenizm, Kürt ulusunun ulusal demokratik haklarının yok sayılması, zoraki asimilasyon politikaları, kitleler üzerindeki baskılar, işçi sınıfının sömürülmesi, azınlık milliyetler üzerindeki kırımlar, komünist ve devrimci demokratlar üzerindeki kıyımlar, hayat pahalılığı, işsizlik, adaletsizlik, demokratik hak ve özgürlüklerin yok edilmesi ya da kıstlanması vb. vb. devletin kapitalist niteliğinden bir devlet, işçi sınıfı ve emekçilerin devleti değil, bir avuç tekelci burjuvazinin devletidir. Devlet içindeki çatışmalar, çelişmeler ve iktidar-muhalefet ilişkisi de, devletin olanaklarından yararlanma üzerinde temellenmiştir. Ancak, iktidar ve muhalefet ilişkisi, aynı sınıf içindeki bir ilişkidir. Ve bunların temel argümanları ve yükümlü oldukları sınıfsal görev; kapitalist devletin devamı için işçi sınıfı ve emekçilerin sömürülmesi, baskı altında tutularak yönetilmesinin devamını sağlamak üzerine baskıcı, faşist ya da burjuva demokrasisi ile yönetilmesi ise, tekelci burjuvazinin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi durumdan ayrı değildir. Tekelci burjuvazi, ihtiyaçlarına göre, devleti yönetme biçimlerinden birinden birini seçreler. Özellikle baskıcı rejimleri önleyecek olan kitlelerin mücadelesidir. Kitle mücadelelerinin gerilediği süreçlerde baskıcı biçimler daha bir öne günlerde “Erdoğan sonrası Türkiye” üzerine tartışmalar yapılmaktadır. Özellikle, tekelci burjuvazinin örgütü TÜSİAD’ın 19 Ekim 2021’de yaptığı toplantı ve toplantıda kamuoyuna verilen mesajlar sonrası, bu tartışmalar daha da yoğunlaşmış sonrası görev, CHP önderliğinde bu partiyle ittifak kuran diğer burjuva partilere verilmiş gözüküyor. Özellikle CHP genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun “helalleşmek” videosunda söyledikleri üzerine bolca yorumlar yapılmaktadır. CHP’nin bir görevi de; kitlelerin tepkisinin burjuva muhalefetin kontrolü dışına çıkmasını önlemek ve mümkünse sessiz kalmalarını sağlamak. “Sandığı bekleyin” diyerek sus pus oturmalarını istemeleri bundandır. Ancak, kitlelerin bu gerici vaatleri dinleyecek halleri kalmamıştır. Kitlelerin artan protestolarıyla sokaklar giderek bir diktatörlük altında tüm özgürlüklerini kaybetmiş ve ağır ekonomik bunalım altında olan kitlelerin burjuva liberal içerikli söylemler ve vaatlere bile susamış oldukları bir gerçek iken, liberaller tarafından, “şere karşı ehven-i şerin” ya da “kırk katır” yerine “kırk satır” politikası daha makbul olduğu propagandası yapılıyor. Özellikle küçük burjuva demokrat kesimler ile liberal kesimler, Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışına destek veriyorlar. Ve kitlelere, burjuva muhalefetin en gerici söylemlerini bile kabul etmelerini salık ekonomik ve siyasal olarak çıkmazlara girdiğinde, siyasal krizin derinleştiğinde, işçi sınıfı ve emekçilerin tepkilerinin yükselme potansiyelinin arttığı süreçlerde, ortaya bir kurtarıcı “Karaoğlan” sürmekte oldukça yeteneklidir. Ancak, dünün “Karaoğlanı”nı yaratan –iç ve dış- nesnel koşullar ile günümüzün nesnel koşulları aynı değildir. Aynı burjuva reformist argümanların, burjuvazi açısından, bugün söylemde dahi kabul edilmesinin koşulları yoktur.“Eğer iktidar olursa”, bu ülkenin “makus talihi”ni CHP başkanı Kılıçdaroğlu değiştirebilecek mi? Yoksa, kırk satır politikası yerine kırk katır politikasını mı uygulayabilecek! Komünistler açısından bunun cevabı net. Bu ülkenin “makus talihi”nin belirleyen; başta CHP ve diğer burjuva muhalefet ve hükümette olanıyla bütün burjuva partiler başta olmak üzere, kararlı bir şekilde savundukları kapitalist sistemin ta “helaleşme”den kastetikleri;Roboski, Ahmet Kaya, Ali İsmail Korkmaz, esasta sahtekarca bir çıkış ve gerçekliği olmayan bir söylemdir. CHP’nin yüzyıllık tarihi bu söylemlerin inkarıdır. Sadece son yirmi yıllık tarihi ve AKP’e verdiği destek nedeniyle bile, bu söylemlerin gerçeklikle bir ilişkisi olmadığını tanıtlamaya yeter. Kürt ulusunun demokratik hakları önünde en büyük engellerden biri CHP’dir. Kürt ulusal düşmanlığı konusunda CHP, diğer tüm burjuva partilerinden geride bırakır denebilir. Bu konuda “sağ” olarak bilinen gerici ve faşist tüm burjuva partilerinden daha “ari Türkcüdür.” HDP milletvekillerini ve tüm Kürt il ve ilçelerindeki belediye başkanlarını hapise attılmasında oyu ve onayı olan bir partinin, “Kandili yerle bir edeceğim” diye ırkçı-milliyetçi öfeksini kusan bir anlayışın Roboski ile helalleşmesi söz konusu olamaz.“Millet İttifakı” içinde yer alan partiler gözönüne alınınca, hiç birinin iktidardaki partilerden pek farkları olmadıkları net olarak görülebilir. Bunların bir kısmı bu iktidarın bakanlığını ve başbakanlığını yapmışlarken, bir kısmı da 1990’ların “faili meçhul cinayetler” döneminin içişleri bakanlığını yapmış faşist nitelikli unsurlardır. Böylesi bir “ittifaklar” topluluğundan “demokrasi” beklemek, saflık değilse sahtekarlık ve tarihi incelendiğinde, hatta çok eskilere değil, yakın bir tarihe, 1990’lara kadar gittiğimiz de; o zaman başbakan olan S. Demirel, 1992 yılında “Kürt realitesini tanıyoruz” Aralık 1999 yılında ise Mesut Yılmaz, başbakan yardımcısı olarak “AB yolu Diyarbakır’dan geçer” demişti. Bu her iki burjuva siyasetçisi, bu “nutuklarını” Diyarbakır’a gittiklerinde “Kürt realitesini tanıyoruz” dediği süreç; büyük bir çoğunluğu Kürt yurtseverleri olmak üzere devrimci ve komünistlere yönelik cinayetlerin[1] artığı bir “terörist örgüt” gören AB[2] yolunun Diyarbakır’dan geçmediği çok açık olmasına karşın, ama, asgari normlarda bir burjuva demokrasisinin yolunun Diyarbakır’dan geçtği rahatlıkla söylenebilir. Kürt ulusunun ulusal demokratik hakları bıurjuva demokrasisi sınırları içindedir. Ne var ki, sosyalist devrimlerin gündeme gelmesiyle, burjuvazi bu “olumlu” yanını terk etmiş ve daha da gericileşmiştir. Ezilen uluslar bağlamında Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkının gerçek anlamda gerçekleşmesi ve çözümü işçi sınıfı önderliğinde devrimlere sınıfının iktidarı ve muhalefeti olmak üzere burjuvaziyle helalleşmesi söz konusu olamaz. Helalleşmek sınıfsal olarak uzlaşmak demektir. Çıkarları birbirine zıt iki karşıt sınıfın sınıfsal uzalaşması olası değildir. Burjuvazi ancak kendi içinde helalaleşebilir. Ve bunu sık sık yapıyorlarda. Kılıçdaroğlu’nun “helalleşmek” dediği şeyin özüde; 20 yıllık AKP iktidarından hesap sorulmayacağıdır. Belki bir kaç tetikçi ya da öne çıkmış bazı yolsuzluklar mahkemelere taşınabilecek, ötesi ise asla gündeme dahi getirilmeyecektir. Eğer yoğun ve ısraralı Şili ve Arjantin’de olduğu gibi bir kitle mücadelesi ve baskısı olmazsa, burjuvazi, bütün yolsuzlukların ve burjuva anayasasının ihlal edilmiş olmasını dahi gündeme getirmeyecektir. Çünkü, devlete egemen olan Tekelci burjuvazinin buna gereksinimi vardı. Ve bunları hep birlikte isteyerek ve bilerek rejime karşı burjuva demokrasinin kırıntılarının olduğu bir rejim elbette daha yeğdir. Ama hepsi bu değil. İşçi sınıfı ve emekçilerin burjuva diktatörlüğü altında faşizm ya da burjuva demokrasisinden başka tercihleri var. İşçi sınıfı, faşizm ya da burjuva demokrasisinden birini tercih etmek zorunda değildir. İşçi sınıfının kurtuluşu, faşizm karşısında burjuva demokrasinin kırıntılarında değildir. İşçi sınıfı, burjuva muhalefetin peşine takılamaz. İşçi sınına ölümü gösterip sıtmaya razı eden burjuva muhalefetin politikasına sert bir şekilde karşı çıkılmalı ve teşhir eddilmelidir. Özellikle burjuva liberal ve “sol” liberal küçük burjuvazinin “başka seçenek yoktur” diyerek, kitleleri burjuva muhalefetin peşine takma politikası teşhir ve red sınıfı ve emekçiler, helalleşmek değil, hesap sormak zorundadır. Bu da, ancak işçi sınıfının sosyalist devrimden çıkarı olan tüm halkı kendi safında toplayarak, burjuva sistemini yıkıp sosyalist iktidarı kurmasıyla olasıdır. ***[1] Bu süreçte, tahmini olarak, toplamda 17 bin cinayetin devlet kontrolünde işlendiği ve bunun adına ise “faali meçhul” damgasının yapıştırıldığı biliniyor.[2] Aynı AB, Suriye’de Esat rejimine, Libya’da Kaddafi rejmine karşı savaşan paramiliter faşist cihatçı örgütlenmeleri “terörist” görmüyordu.
ÖNCE Suriye Devlet Televizyonu tarafından ortaya atılan bir iddiaydı. Sonrasında resmi devlet açıklaması da geldi Suriye rejim güçleri Afrin'e gireceklermiş... Rejim güçlerinin Afrin'e girecekleri yönündeki rivayet eğer doğruysa, bu ortalığın ciddi şekilde karışması demek. Kimin elinin kimin cebinde olduğunun anlamanın zor olduğu Suriye meselesi, daha da içinden çıkılmaz hale gelecek yani. PYD/YPG ABD ile iş tutarken, onları kah müttefik olarak kullanan kah vatan haini ilan eden Suriye rejimi Rusya ve İran'a daha yakın gözüküyor. Rejim güçlerinin Afrin'e TSK ve ÖSO karşısında sürekli olarak gerileyen PKK/PYD/ YPG'ye destek olmak için girmek istedikleri, yaygın kanaat. Türkiye'nin terörle mücadele için Rusya ve İran'ın anlayışla karşıladıkları müdahalesine engel olmak niyetiyle oraya rejim güçlerinin gönderilmesi, mantıken sakat bir şey. Türkiye'nin terörle mücadelesinin toprak kazanmak için olmadığı açık iken, ülkemize yönelik işgalci ve benzeri resmi açıklamalar ise zaten anlamsız. Rejim güçlerinin teröristlerin yanında Türkiye'ye karşı savaşmak üzere mi, yoksa PYD/ YPG'yi Afrin'den uzaklaştırıp terör tehdidini ortadan kaldırmak için mi geleceği, cevabı bulunması gereken en önemli sorulardan birisi. Esed'in bir ara 'vatan haini' ilan ettiği PYD/YPG'ye Suriye rejim güçleri ile yardım edebilecek hali olup olmadığını şimdilik bir kenara bıraksak bile, PYD/YPG'nin vaktiyle başı sıkışan Esed'den kopardığı Afrin Kantonu'na rejim güçlerinin girmesine razı olup olmayacağı da, bir başka önemli soru. Rejim güçlerinin Afrin'e girmesi demek, PYD/YPG açısından ülkenin kuzeyinde oluşturmak için can attıkları terör koridoruna elveda manasına da gelir... Başı sıkıştığı için Afrin'i de PYD/YPG'ye 'emanet' etmek zorunda kalan Esed, hangi şekilde olursa olsun, ordusunu oraya gönderirse teröristlere güle güle demek zorunda çünkü. AFRİN'E HAZIR GİRMİŞKEN PYD/YPG'den pek haz etmediği bilinen Esed'in, hazır girmişken Afrin'de hakimiyet kurmak isteyeceği, açık. Vaktiyle kimlik bile vermediği insanlar arasından PKK tarafından devşirilen ve sonrasında ABD'nin katkılarıyla uluslararası bir terör örgütü haline getirilip ülkesinin kuzeyinde hakimiyet kuran bir örgütten bahsediyoruz çünkü. Zeytin dalı Harekatı'nın Afrin ve havalisindeki terör hakimiyeti ortadan kaldırılmadan sona ermeyeceği, kesin. Bu açıdan bakıldığında, Suriye ordusunun PYD/YPG'yi oradan kovmadan Afrin'e girmesinin pratik herhangi bir anlamı zaten yok. Karmaşık bir denklemle karşı karşıyayız ve bundan sonra neler olabileceğini tahmin edebilmek te güç. Esed'in, ABD'nin menfaatlerine uygun olarak kullanabilmek için ülkesinin bir bölümünü hakimiyeti altına alan PYD/YPG'ye yardım için asker göndermesi, akla aykırı. Bu sadece Suriye'nin bölünmesine rıza göstermek değil, ABD emellerine hizmet manasına da gelir çünkü... Terör tehdidi ortadan kalkmadan Türkiye Zeytin Dalı Harekatı'nı kesinlikle durdurmayacağına göre, eğer gelir ve teröristlerle beraber hareket ederlerse, rejim güçlerinin, meşru sebeplerle Zeytin Dalı Harekatını yapan Türkiye'nin muhatabı olması, kaçınılmaz... Türkiye ve ÖSO karşısında sürekli gerileyen PYD/ YPG, Afrin'de ABD tarafından yalnız bırakıldığı gibi, Suriye rejiminden darbe yeme ihtimali ile karşı karşıya... Rejimin Afrin'e girmesi, PYD/ YPG'nin çıkmasını gerektirir... Aksi durum, terörün dolayısıyla Zeytin Dalı Harekatı'nın devamı demektir çünkü... Açık olan, Suriye'nin de PYD/ YPG'nin de bir tür 'kırk katır mı, kırk satır mı?' durumu ile karşı karşıya oldukları... Yasal Uyarı Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz. Ayrıntılar için lütfen tıklayın. Varsa, icraatını anlat!.. 10 Ağustos 2022, Çarşamba İstanbul AK Parti İl Başkanı Osman Nuri Kabaktepe ve AK Parti İBB Grup Başkanı Mehmet Tevfik Göksu, geçtiğimiz... Kayıp günler… 07 Ağustos 2022, Pazar İhsan'ın getirdiği çayları içerken, Mustafa'nın biraz durgun olduğunu gören Selim takıldı - Hayırdır Mustafa,... Güneş tarlası… 06 Ağustos 2022, Cumartesi Vaktiyle göl iken çölleşmiş 20 milyon metrekarelik bir arazide güneş ışığını elektriğe çeviren devasa bir tesis…... Bu işte bir terslik var!.. 03 Ağustos 2022, Çarşamba Suriye'nin kuzeyine harekat yapmamamız ve AİHM'in Osman Kavala'nın serbest bırakılması kararını uygulamamız gerektiğini... Cahillik ya da kötü niyet!.. 31 Temmuz 2022, Pazar Bahar Kıraathanesinin sabah müdavimleri, bir eksikle yerlerini almış, İhsan'ın getirdiği çaylar eşliğinde hal hatır...
Mostari, bir köprü bekçisinin’ günlüğü... Geçtiğimiz aylarda, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı. Yazılarını zevkle okuduğum Gündüz Vassaf’ın Mostar Köprüsü ile ilgili denemelerinden oluşuyor.“Atasözlerimizde” diyor Vassaf “Köprüler geçit vermezler özgürlüğe. Köprü başını tutan kim? İşbirlikçi! Köprüyü geçerken ayıya dayı diyen? Boynu eğik, evet efendimci.”Gönüllü Mostar köprü bekçiliğini dilin yarattığı böylesi bir köprü tutsaklığı içinde sürdürmüş Vassaf. Notlar almış, bazen kalabalıkların içinde, bazen bir başına o güzelim köprüyü yazmış satırlarını okurken başka bir atasözümüzü düşündüm Köprünün altından çok sular aktı.’ Bana umut veren bu sözün genel olarak olumsuz anlamda kullanıldığını hatırlayınca da tuhaf bir hüzne köprünün altından akıp giden sular benim zihnimde hep yeniyi ve olanaklardan beslenecek yeni olasılıkları olumluyu, iyiyi, geleceğin bilinmezi içerisinde var olan bugünün sesini. Bugün güçlüdür ama ondan da güçlüsü değişimdir. Değişime inanırsak zaman algımızın sonsuzluğuna da inanabiliriz diye düşünmüşümdür arasıCumartesi gecesi önce bilgisayar, sonrasında televizyon ekranlarımızı kaplayan satırlı görüntünün, bugünkü yazımın başlığı olması bu yüzden tesadüf değil. Ölümlerden ölüm beğen sözünün dilimize mal olmuş hâlidir Kırk katır mı kırk satır mı?’ içinde izlediğimiz o görüntüleri unutmaya çalışıp toplum olarak bu soruya olan cevabımızı tüm içtenliğimle yinelemek istiyorumHİÇBİRİ!Ne kırk katır, ne de kırk satır! Çünkü artık ölümlerden ölüm beğenecek bir noktada değiliz. Çünkü sokaklardan meydanlara dökülen insanların dileği ölmek değil, yaşamak. Üstelik öyle laf olsun diye değil, insanca, farklılıklarıyla ve kendilerine özgü yaşam algılarıyla isteği darbe fikriyle kılıflandırmaya çalışanlar için de söyleyecek sözümüz belli Bu toplum askeri darbe falan istemiyor söyleyelim o hâlde Köprülerin altından akıp giden sular bizlere darbelerin bu toplum için en büyük yıkım olduğunu öğretti. O akıp giden sularda sesleri boğulan nice genç insanın anısı hâlâ içimizde bir yerlerde gezinirken, bu konuda verilen mesaj bu kadar netken, yalanlara sığınarak bunu görmezden gelmek nasıl bir korkudur? Bu toplum yaşam damarlarını ne geçmişten ne de gelecekten koparmak istiyor. Derdi de bu değil zaten. Buna karşın bu toplumun insanları ne geçmişin ağırlığıyla ne de geleceğin kaygısıyla solumak değil, bugünü en sağlıklı biçimiyle yaşamak köprüleri atmak denebilir mi buna?Sanmıyorum. Bu toplum birlikte yaşamak istiyor. Kurtarılmış bölgeler fikriyle değil, birlikteliğin anlamını yeniden keşfederek, adı kimseyi yaralamayacak, binlerce ağacın ölmesine yol açmayacak, rant diyarına çil çil para akıtmayacak, ölçüsüz polis şiddetini solumaya gerek duymayacak, korkuyla denetlenmeyen, küfürsüz, hakaretsiz, efendisiz, görkemini sadeliğinden alan, ışıklı, yaşama saygılı, insani köprüler istiyor.
Karşıdakinin size fazla seçenek bırakmamasına, dar bir alana sıkıştırmasına ilişkin bir sözdür. Kararını hemen ver, kesinleştir, tercihini kullan bizi fazla oyalama anlamındadır. Bu baş, öyle ya da böyle verilecek, kelle gidecek, ne yapsanız nafile. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık anlamındadır....Bazen şartlı olur kimi işler. Size bir şey verilirken, yapmanız gereken iş önünüze konulurken sonunu iyi düşün denilir. İşin sonu ya sorunludur sıkıntılıdır, ya da bahtiyarlıktır yani İki ihtimallidir. Biri sizi hayattan koparıcı daraağacında sallandırıcıdır. Başarır üstesinden gelirsen iyi bir ödül bolca mükafat var, yok eğer kaybedersen senin için iyi olmayan bir son var....Yaşanır mı, gerçek hayatta yeri var mıdır bunun denilirse vardır ve mümkündür. Kimi işler böyle yürür. İki şıklı iki seçeneklidir. Karar size kalmıştır. Ya kabul eder ya da yollarınızı ayırırsınız. Kazanırsanız sorun yok mükafatlandırılırsınız eğer kaybederseniz kırk katır mı yoksa kırk satir mı tercihine zorlanırsınız. Her ikisi de ölümlerden ölüm beğen
kırk katır mı kırk satır mı ne demek